1920 Yılları

Washington Konferansı (1921)

Washington Konferansı (1921)

1920 yıllarında gerçekleştirilen uluslararası antlaşmalar, uzun süreli bir barış umudunu da doğurmuştu. Washington Konferansı (1921-1922), büyük devletlerarasında, yüksek tonajlı savaş gemilerinin sayısını sınırlandırarak, Çin’in egemenliğine ve “açık kapı” ilkesine saygı gösterilmesini öngörüyordu. Locarno Paktı (1925) ve Kellogg-Briand Paktı (1928), Avrupa’da askerî kuvvet kullanımına seçenek olarak zorunlu hakemlik kurumunu öngörüyorlardı. Bu arada, 1919′da kurulmuş olan Milletler Cemiyeti de, saldırganca tutum gösterecek herhangi bir devleti yalıtmaya yönelik süreçler yürürlüğe konması ve silahsızlanmayı öngörüyordu. ABD, Milletler Cemiyeti’ne katılmıştı.

Bütün bu barış umutlarına karşılık, İtalya, Almanya ve Japonya, Birinci Dünya Savaşı ile ardından gelen süreçten hiç de hoşnut değillerdi ve bu ülkelerde gelişen savaş yanlısı tehlikeli bir ulusçuluk, meşruti hükümetleri de, dünya düzenini de tehdit etmekteydi.

Birinci Dünya Savaşı’nı kazanmış ülkeler safında yer almasına karşın çok az şey elde etmiş olan İtalya’da, diplomatik alandaki düş kırıklığı, iç karışıklıklarla birleşince, yeterince kökleşmemiş, güçsüz parlamenter sistem, Benito Mussolini’nin faşist hareketinin doğmasına yol açtı (1922). Mussolini, büyüme ve toprak kazanma hırsıyla, aşırı ulusçu, savaşçı temellere ve korporasyonlara dayalı bir devlet kurdu.

Öte yandan, Birinci Dünya Savaşı sonunda Versailles Antlaşması’yla Almanya‘ya dayatılan ağır koşullar da, bu ülkede derin bir çöküntü yaratmıştı. Demokratik Weimer Cumhuriyeti, ağır koşullu barış antlaşmasını imzalamış olmanın sorumlusu sayılmaktaydı. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik çöküntü de huzursuzluklara eklenince, savaştan hemen sonra, demokrasi karşıtı ve aşırı ulusçu sağ örgütler (bu arada da sözgelimi Adolf Hitler‘in en sert Yahudi karşıtlığını savunan saldırı birlikleri gibi özel ordular) filizlenmeye başladı.

İtalya gibi Japonya da, Birinci Dünya Savaşı’nı kazanmış ülkeler safında yer alıyordu. Ama Japon halkının büyük bir kesimi, ülkelerinin uluslararası konumundan hoşnut değildi ve Japonya‘nın Doğu Asya’da egemen devlet olması gerektiğine inanıyordu. Bu görüş özellikle, ulusçuluğu yeniden canlandırmak isteyen subaylar arasında yaygındı; ayrıca Şinto dini de, tanrı imparator kavramını ve savaşçılık erdemini yüceltiyordu. 1920 yıllarında Japonya liberal, Batı yanlısı bir hükümet tarafından yönetilmekle birlikte asker kesim, ülkede en etkili güç olmayı sürdürüyordu. Nitekim 1927′ye doğru hükümette ulusçu subaylar da yer almaya ve Çin’e karşı daha saldırgan bir siyaset izlemesi için hükümete baskı yapmaya başladılar.