Nasıl Başladı?

1 Nisan 1939’da dünya basını, Neville Chamberlain Kabinesi’nin Avrupa’daki barışı güvence altına almak için uyguladıkları tavizkâr ve yatıştır­ma politikalarını tamamen değiştirdiklerini ve Polonya’yı Almanya’dan ge­lebilecek tehdite karşı savunacağı haberini geçiyordu.

Ancak, 1 Eylül’de Hitler Polonya’ya girdi. Hitler’e yaptıkları geri çekil­me talepleri yerine getirilmeyince Fransa ve İngiltere iki gün sonra savaşa girdi. Böylece bir Avrupa savaşı olarak başlayan, tarihin kaydettiği en kanlı hesaplaşma çok geçmeden ikinci bir Dünya Savaşı’na dönüşecekti.

Batılı Müttefikler savaşa iki amaç gözeterek girmişlerdi. Birincisi ve ya­kın vadede olanı Polonya’nın bağımsızlık ve bütünlüğünü korumak, ikinci­si ve nihai olanı ise kendilerine yönelebilecek bir tehlikeyi ortadan kaldır­maktı. Sonuçta iki amacı da gerçekleştiremediler. Polonya’nın işgalini ve Almanya ile Rusya arasında paylaşmalarını önleyemedikleri gibi, hem altı yıl sonra kesin zaferle biten savaşın sonunda kendi saflarında çarpışan Po­lonya’ya karşı yükümlülüklerini yerine getirememişler, hem de Rusya’nın Polonya’yı egemenlikleri altına almasına razı olmak zorunda kalmışlardı.

Hitler Almanya’sının yıkımı için harcanan çabalar, Avrupa’yı yeni ve daha büyük bir tehdit halinde ortaya çıkan Rusya karşısında Amerika Birle­şik Devletleri’ne muhtaç hale getirmişti.

Bunlar büyük umutlarla başlanılan, Rusya ve Amerika’nın var güçle­riyle savaşa girmesiyle ve ancak büyük acı, zorluk ve mihnetle elde edilen zaferin altında yatan gerçeklerdi. Zafer her zaman barış demek olmuyordu.

Savaşın nedenlerinden önce sonuçları üzerinde durmak gerekiyor. Sa­vaşın getirdiklerinin farkında olmak, nasıl çıktığının incelenmesi için daha gerçekçi bir yol olabilmektedir. Nürnberg Duruşmaları sonucundan, savaşın Hitler’in saldırganlığı yüzünden ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Ancak bu çok sığ ve yetersiz açıklamadır.

Yeni bir büyük savaş çıkarmak, Hitler’in istediği en son şeydi. Halk, özellikle askerler, Birinci Dünya Savaşı’ndan edindikleri tecrübelerden do­layı savaştan korkmaktaydılar. Bu gerçeklerin altını çizmek elbette ki ne Hitler’in ne de o’nun izinden giden Almanya’nın saldırganlığını örtbas et­mek demek değildir. Ancak Hitler, hedeflerine ulaşmak için çok dikkatli davranıyor, askerler ise bir savaşa neden olmamak için çok özen gösteriyor­lardı.

Savaştan sonra Alman arşivlerinin birçoğu ele geçmiş ve araştırmalara sunulmuştur. Bu belgeler, Almanya’nın böylesine büyük bir savaşı göze ala­mayacağına ilişkin birçok ciddi belgelerle doludur.

1936’da Hitler, Rhineland’ın askerden arındırılmış bölgesini yeniden iş­gal için harekete geçtiğinde, askerler Fransa’nın göstereceği tepkiden kork­muşlardı. Sonuçta, göstermelik birkaç birlik gönderildi. Hitler, İspanya İç Savaşı’nd a Franco’ya yardım göndermek istemişti. Ancak askerlerin endişe­leri nedeniyle sınırlı bir yardım gönderildi. Fakat Hitler, 1938’de Avusturya topraklarına girerken gösterilen tepkilere aldırmadı.

Kısa bir süre sonra Hitler, Çekoslovakya’ya Sudet bölgesinin kendileri­ne iade edilmesi için baskı yapacağını açıklayınca Genelkurmay Başkanı Beck, Hitler’in bu tutumunun dünya çapında bir çatışmaya yol açacağını ve Almanya’nın mahvolacağını belirten bir muhtıra hazırladı. Ancak Hitler, politikasında hiçbir değişiklik göstermeyince, Genelkurmay Başkanı Beck istifa etti. Hitler, askerlere, Fransa ve İngiltere’nin Çekoslovakya için çarpış­mayacaklarına ilişkin güvence verdi.

Münih Antlaşması, Chamberlain için “barışı tesis etmekti. Oysa bu, Hitler için bir zaferdi. Hem sadece dışarıya karşı değil, aynı zamanda gene­rallerine de karşı kazanılan bir zaferdi. Hitler’in muhaliflerinin ve generalle­rinin uyarı ve itirazları bu kansız başarılarla çürütülünce, doğal olarak etki­leri ve güçleri zayıflamaya başladı. Hitler de bu kolay başarılar sayesinde kendine duyulan güvenin artmaya başladığını hissetti ve bunu değerlendir­mekte gecikmedi.

Hitler de, bundan sonraki tutumunun bir savaşa yol açabileceğini bek­liyordu, ama umduğu ve beklediği topyekûn değil, sınırlı bir savaş idi. Duyduğu kuşkular, baş döndürücü başarıları arasında kaybolup gitmişti. Şayet İngiltere’nin de dahil olduğu topyekûn bir savaşı düşünmüş olsaydı, İngiliz donanmasıyla başedecek bir donanmanın hazırlığını yapardı. Aslın­da o, 1935 İngiliz-Alman Deniz Antlaşması’nın izin verdiği ölçüde bile De­niz Kuvvetleri’ne sahip değildi. Hitler sürekli olarak amirallerine İngiltere ile bir savaş olmayacağı konusunda güvence veriyordu. 1938 Münih Antlaşması’ndan sonra ise en az altı yıl İngiltere ile savaş olmayacağını söylemişti. Tarih 22 Ağustos 1939’u gösterdiğinde bile düşüncesini değiştirmemişti.

Peki öyle ise, neden onca kaçınmasına karşın tarihin kaydettiği en kanlı savaşın içinde buldu kendisini, Hitler? Cevap ne sadece ne de tümüyle Hitler’in tutumunda ve saldırganlığında yatmaktadır. Cevap, Batılı Müttefiklerin uzun süredir uyguladıkları ve Hitler’e cesaret veren geleceği göremeyen basiretsiz politikalarında ve bu politikalarından 1939 yılının yaz ayında aniden ve yüz seksen derece çark etmelerinde yatmaktadır. Bu politikanın son derece ani olması savaşı kaçınılmaz kılmıştır.

Hitler’in 1933’te iktidara gelişinden bu yana İngiltere ve Fransa bu diktatörün isteklerini kabul etme konusunda, Almanya’nın önceki demokratik hükümetlerinin taleplerine oranla daha istekli davranmışlardı. Bu ülkeler, her önemli olayda geleceğin pahasına kendi çıkar ve rahatlarını sürdürmek için bütün sorunlardan kaçındılar.

Hitler ise bütün sorunlarını, büyük bir mantık çerçevesi içerisinde düşünüyordu. İzlenen politika Hitler’in Kasım 1937’de “Hossbach Bildirisi”nde açıkladığı “Lebensraum” (Hayat Sahası) kavramında somutlaşıyordu. Almanya için politikanın temeli “Hayat Sahası” idi. Bu ise Almanya’nın nüfus artışıyla birlikte hayat standartlarını yükseltebileceği yeni yerler demekti. Hitler’e göre Almanya, özellikle tarım yönünden kendine yeterli olmadığı gibi yakın zamanda da olabilecek gibi değildi. Bunu dışarıdan almak ise altından kalkamayacağı döviz miktarı demekti. Dünya ticaret ve sanayisinden daha fazla pay alma olanakları sınırlıydı; diğer ülkelerin gümrük duvarları ve kendisinin sıkı para politikası buna neden oluyordu. Bunların doğal sonucu olarak savaş sırasında malzemelerin ikmali yabancı ülkelerden olacağı için bağımlılık söz konusuydu. Yiyecekte ise bu açlık demekti.

Hitler’in düşüncesi, nüfus yoğunluğu az, tarıma elverişli toprakların olduğu Doğu Avrupa’dan toprak alınmasıydı. Bir ülkenin böyle bir talebi kendiliğinden kabul etmesi beklenemezdi. Tarihte yayılma, işgal etme her zaman tehlikeyi göze almakla olmuştu. Ne eskiden ne de şimdi sahibi olmayan bir toprak yoktu. Bu sorun 1945 yılına dek mutlaka çözülmeliydi. Yiyecek sıkıntısı had safhadaydı.

Her ne kadar Hitler’in bu fikirleri ülkesinden alınan toprakların geri alınmasından çok, bir yayılmacılığı kapsıyorsa da, Batılı devlet adamlarının sonradan ifade ettikleri gibi, bu talebin yayılmacılığa varacağını hesap etmediklerini söylemeleri ya da farkında olmadıklarını ifade etmeleri doğru değildir. 1937-38 yıllarındaki özel konuşmalarında çoğu gerçekçi davranmış ve resmi konuşmalarda İngiliz hükümeti Hitler’in “Hayat Sahası” fikrine yakınlık göstermiştir.

Almanya’nın elindeki belgeler Hitler’in, Halifax’ın Kasım 1937’deki ziyaretinden cesaret aldığını göstermektedir. Halifax, o zaman kabinenin Başbakan’dan sonra gelen adamıydı. Görüşmenin tutanakları Halifax’ın Hitler’i Doğu Avrupa’da rahatsız etmeyeceğine ilişkin verilen sözlerle dolu olduğunu göstermektedir. Belki Halifax, bu denli tavizkâr olmak istememişti, ama en azından yarattığı izlenim bu olmuş ve sonuçları hayati önem taşımıştı.

Şubat 1938’de, Dışişleri Bakanı Anthony Eden, Başbakan Chamberlain ile olan sürekli tartışmaları sonucunda istifa etmek zorunda kalmıştı. Başbakan kendisine evde istirahati tavsiye ediyordu. Yerine Halifax atanmıştı. Birkaç gün sonra Berlin’deki İngiliz Büyükelçisi Nevile Henderson, Hitlerle gizli bir görüşme yaptı. Bu toplantı, Halifax’ın toplantısının devamı niteliğindeydi ve İngiliz Hükümeti’nin Hitler’in Doğu Avrupa’da yapacağı değişikliklere sıcak baktığını bildirdi. İngiliz Hükümeti ne kadar gerçekçiydi (!).

Belgelerden anlaşıldığına göre bu olaylar Hitler’e cesaret vermiş ve harekete geçmesini sağlamıştır. Yeşil ışık yanmıştı. Artık, Hitler doğuya doğru harekete geçebilirdi.

Hitler’in Avusturya’ya girmesini ve Avusturya’nın Almanya ile işbirliği yapmasını ingiliz ve Fransız Hükümetlerinin kabul etmesi, Hitler’i büsbütün yüreklendirmişti. Bu kolay işgalin tek pürüzü, Viyana’ya giren tankların birçoğunun yolda arızalanmasıydı. Hitler için sevinçli haberler bununla da kalmıyordu. Chamberlain ve Halifax, Rusya’nın, Almanya’nın ilerlemesini önlemek için kendilerine yaptıkları görüşme önerisini reddetmişlerdi.

Önemle üzerinde durulması gereken diğer bir konu da, Eylül 1938’de Almanya’nın, Çekoslovakya’yı tehdit etmesi gündeme geldiğinde Rusya aynı öneriyi hem resmi hem de özel olarak tekrarlamış, Çekoslovakya’yı savunmak istemişti. Ancak bu öneri de göz ardı edildi. Ayrıca Rusya, Çekoslovakya’nın kaderinin belirlendiği Münih Konferansı’nın da dışında bırakıldı.

Almanya’nın doğuya ilerlemesine ses çıkarmayan İngiliz Hükümeti’nin, Çekoslovakya’yı baskı altına alma girişimlerine gösterdiği tepki ve kısmi seferberlik Hitler’i çok şaşırtmıştı. Ancak, Chamberlain, isteklerinden ve politikasından vazgeçince Hitler, bu politikanın Chamberlain tarafından kamuoyu ve muhalefetin zoruyla uygulamaya konulduğunu ve ardından da kaldırıldığını fark etmişti. Fransızların pasif davranışları da Hitler’i ayrıca memnun etmişti. Fransa’nın bu eski Müttefikini hemen terk etmesi bu ülkenin Doğu ve Orta Avrupa’daki Müttefiklerine de aynı şekilde davranacağı kanısını uyandırdı Hitler’de.

Hitler de böylece Çekoslovakya engelini kolayca ortadan kaldırabileceğini ve doğuya doğru emin bir şekilde ilerleyebileceğini anlamıştı.

Başlangıçta Hitler, Polonya’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’dan en büyük toprak parçasını almasına karşın bu ülkeyi işgal etmeyi düşünmemişti. Macaristan gibi Polonya da Almanya’nın Çekoslovakya’yı tehdit etmesine göz yummuş ve yardımcı olmuştu. Hitler, Polonya’yı şimdilik Müttefik olarak kabul etme eğiliminde idi. Ancak koşulu, Polonya’nın Danzig limanını Almanya’ya geri vermesi ve Polonya’dan Doğu Prusya’ya serbest geçebilme hakkıydı. Hitler’e göre mevcut koşullarda epeyce ılımlı isteklerdi bunlar. Ancak müteakip tartışmalarda Hitler, Polonyalıların inatçı bir şekilde hiçbir tavize yanaşmadıklarını ve güçlerini abarttıklarını hissetmişti. Yine de Hitler, Polonyalıların bu işe razı olacaklarını umuyordu. Daha Mart’ın 25’inde Alman Başkomutanı’na Danzig meselesini kuvvet yoluyla çözmeyeceğini söylemişti.

1939’ların başlarında İngiliz Hükümeti’nin ileri gelenleri, çok uzun süreden bu yana ilk defa mutluydular. Kendilerinin ve Amerikalıların yeniden silahlandırma programları ve Almanya’nın ekonomik sıkıntıları, II. Dünya Savaşı Tarihi

nin tehlikesini azaltıyordu. 10 Mart’ta Chamberlain, barış umudunun hiçbir zaman bu dönemdeki kadar yüksek olmadığını ifade ediyor ve yıl bit-yeni silahsızlanma konferansının toplanabileceğine ilişkin umutlanın cifle getiriyordu. Ertesi gün Eden’in selefi Dışişleri Bakanı Samuel Hoare, dünyanın bir altın çağa girdiğini belirtiyordu. Bakanlar arkadaşlarına, Alman ekonomisinin savaşa hazır olmadığını söylüyordu.

Bu arada Naziler, Çekoslovakya’yı içten çökertmek için ayrılıkçı hareketleri destekliyorlardı. 12 Mart’ta Slovaklar, liderleri Tiso’nun Hitler’i ziyaretinden sonra bağımsızlıklarını ilan ettiler. Durumu kavrayamayan Dışişleri Bakam Albay Beck, Slovakları kamuoyu önünde destekledi. Hitler’in Bohemya üzerindeki egemenlik isteklerine karşı koyamayan Çekler, 15 Martta Alman birliklerinin ülkelerini işgal edişine tanık oldular.

Münih Antlaşması’nın yapıldığı önceki sonbaharda ingiliz Hükümeti, Çekoslovakya’yı herhangi bir saldırıya karşı koruyacağına ilişkin söz vermişti. Ancak, Chamberlain, Avam Kamarası’nda Slovakya’nın Çekoslovakya’dan ayrılmasının bu antlaşmayı geçersiz kıldığını aktarmış ve kendilerinin artık onları savunmak gibi bir yükümlülüklerinin kalmadığını belirtmişti. Konuya ilişkin üzüntülerini ifade etmekle beraber politikalarının da değişmesine gerek olmadığını söylüyordu.

Ancak birkaç gün sonra Chamberlain, politikasından yüz seksen derece çark ederek dünyayı hayretler içinde bıraktı. Chamberlain, Hitler’in hiçbir hareketine izin vermeyeceği gibi 29 Martta da, Polonya’yı herhangi bir saldırı durumunda destekleyeceğini açıklamıştı. Bu teklif Polonya Hükümetince de hayati olarak nitelendirilmişti.

Hükümetin bu karar değişikliğinin üzerinde neyin etkili ve belirleyici olduğunu anlamak zordu. Hitler tarafından kandırılma duygusunun tepkisi mi, yoksa halkın gözünde aşağılayıcı bir duruma düştüğü hissine kapılmasının etkisi mi?

İngiltere bu yükümlülüğü ile kaderini Polonya’nın istikrarsız yönetimine bırakmışa. Bundan başka İngiltere’nin Polonya’ya verdiği garantiyi yerine getirebilmesi için Rusya’nın yardımına ihtiyaç vardı. Ancak şimdiye kadar ne bu konu Rusya ile görüşülmüş ne de Polonya’nın böyle bir yardımı kabul edip etmeyeceği araştırılmıştı.

Parlamento’da garanti antlaşması görüşüldüğünde herkes onayladı. Bu konudaki tek uyarıyı Lloyd George yapmıştı. İngiltere’nin bu denli uzun vadeli bir antlaşmayı Rusya’nın desteğini almadan yapmasını intihar olarak nitelendiriyordu. Polonya’ya garanti vermek, savaşın patlak vermesi için en önemli nedendi. Bu, Hitler’i, bir yandan Batı’dan uzakta olan bir ülkeye verilen garantinin boşuna olduğunu izah etmeye sevk ederken, diğer yandan da, itibar kaybetmeden de geri adım atmasını olanaksız hale getiriyordu. Bu kadar tehlikeli öneriyi Polonyalı yöneticiler neden kabul etmişlerdi? Kısmen, abarttıkları güçlerine olan inançları, kısmen de kişisel unsurlar rol oynuyordu. Nitekim kısa bir süre sonra, Albay Beck, İngilizlerin teklifini sigara içerken kabul ettiğini açıklayacaktı. Ardından Hitler’le yaptığı toplantıda, Danzig’in geri verilmesinin mümkün olmayacağını açıklamıştı Albay Beck. Böylesine kararlar insanların kaderlerini belirleyebiliyordu.

Şu anda savaştan kaçınmanın tek yolu kalmıştı, o da Rusya’nın desteğini almaktı. Hitler’i caydıracak tek güç Rusya’ydı. Durumun ciddiyetine rağmen İngiliz Hükümeti, gerekli adımları atmada hem isteksiz hem de ağır davranıyordu. Chamberlain’ın, Rusya’ya hiç güveni yoktu. Halifax’ın da, dinî yönden Rusya’ya karşı soğuk bir tavrı vardı. Bu arada Rusya’nın gücünü küçümser ve yanlış değerlendirirken, Polonya’nın gücünü de abartıyorlardı.

Ancak, Sovyet desteği konusunda İngiliz Hükümeti’nin tereddütlerinin ötesinde, Polonya Hükümeti’nin ve Doğu Avrupa’daki diğer küçük devletlerin de kaygıları vardı. Rusya’nın bu askeri destekleri neredeyse işgalle eş anlamlıydı. İşte, ülkelerin korktukları buydu. Anglo-Rus görüşmelerinin hızı neredeyse cenaze marşı hızında devam ediyordu.

Yeni duruma Hitler’in tepkisi çok farklıydı. İngiltere’nin şiddetli tepkisi ve yoğun askeri önlemleri Hitler’i şaşırtmıştı. Ancak önlemlerin getirdiği, amaçlananın tam tersini yaratıyordu. Almanların Doğu’ya doğru ilerlemesine İngiliz muhalefetinin arttığını gören ve oyalanırsa, tamamen engelleneceğinden korkan Hitler, “yeni hayat sahalarına” doğru ilerlemesini hızlandırdı. Fakat bunu bir dünya savaşına sürüklenmeden nasıl başaracaktı?

İngilizleri soğukkanlı ve hesap adamı olarak tahlil eden ve değerlendiren Hitler, onların Rusya’nın desteğini almadan Polonya’nın yanında savaşa gireceğini tahmin etmiyordu. Bu nedenle şimdilik, korktuğu ve nefret ettiği “Bolşevik Rusya” ile uzlaşmaya yöneldi. Ve bu kararlar Chamberlain’ın kararlarından daha ani ve sonuçları açısından da çok ama çok önemliydi.

Hitler’in Rusya politikası ve Rusya’ya karşı duyduğu tedirginlik, Stalin’in Batı dünyasına karşı yeni tutumu nedeniyle azalmıştı. Rusların, 1938’de Chamberlain Hükümeti’nden yeterli destek görememesinden dolayı duyduğu tedirginlik Hitler’in Prag’ı işgalinden sonra daha da artmıştı. Rusların bu arada önerdikleri “ortak savunma cephesi” fikri de pek ilgi görmemişti, işte bu sırada ingilizlerin, Polonyalılarla ayrı bir antlaşma yapmak istediklerini öğrendiler. Hiçbir olay, duydukları tedirginliği ve kuşkuyu bu denli arttıramazdı.

3 Mayıs’ta Rus Dışişleri Komiseri Litvinov, görevinden alındı. Oysa Litvinov, uzun süredir Nazi Almanya’sına karşı Batı’nın işbirliğini savunan birisiydi. Görevden alınmasındaki anlamı, uyarıyı ancak körler göremezdi. Yerine, demokratik rejimlerle değil de diktatörlerle işbirliği yapacağını açıklayan Molotov atandı.

Sovyet-Nazi yumuşaması Nisan’da başladı, ancak iki taraf da aşırı temkinli hareket ediyorlardı. Aralarındaki güvensizlik doruk noktasındaydı. Ayrıca birbirlerinden, diğerine haber vermeden Batı’yla anlaşma yapacağından dolayı çekiniyor ve korkuyorlardı. Batı’yla Rusların görüşmelerinin çok yavaş ilerlemesi Almanları cesaretlendirmişti. Bununla beraber Molotov, Ağustos’un ortasına kadar tarafsız kaldı. Ve nihayet beklenen değişiklik oldu, ingilizlerin kararsız tutumuna karşılık Almanların Stalin’in Baltık Devletleri’yle olan ilişkilerinde daha rahat olabilme koşullarını kabul etmede gösterdiği isteklilik yakınlaşmayı başlatmış olmuş olabilirdi. Ayrıca Hitler, Polonya harekâtını kış şartları nedeniyle Eylül ayından Öteye erteleyemez-di. Bu nedenle Sovyet-Alman antlaşmasının Ağustos sonlarına doğru gerçekleşmesi, Hitler’in Batı’yla antlaşmasına, diğer bir deyimle Ruslar için tehlike olacak bir başka “Münih Antlaşması”na olanak bırakmayacaktı.

23 Ağustos’ta Ribbentrop, Moskova’ya uçtu ve pakt imzalandı. Bu anlaşmanın gizli hükümlerine göre Polonya, Almanya ve Rusya arasında paylaşılıyordu.

Bu pakt, savaşı kaçınılmaz kılmıştı. Hitler, Polonya konusunda, Moskova nezdinde itibar kaybını göze almadan geri adım atamazdı. Bundan başka, Chamberlain’in güvendiği danışmanı Horace Wilson aracılığıyla Temmuz ayında başlattığı Anglo-Alman paktına ilişkin müzakereler Hitler’in ingilizlerin Polonya’yı savunmak için riske girmek ve Rusya’yı bu işe karıştırmak istemediklerine olan inancını pekiştirmişti.

Ama, bu çok geç gelen Sovyet-Alman Paktı’nın İngilizler üzerindeki etkisi Hitler’in sandığı gibi olmadı. Aksine, sonuçları ne olursa olsun Ingilizlerde büyük bir seferberliğe sebep oldu.

Stalin, Batılıların uzun zamandan beri Hitler’in Rusya’ya doğru genişlemesine ve ilerlemesine sıcak baktığını pekâla biliyordu. Stalin’in, Sovyet-Alman Paktı’nın Hitler’in saldırganlığını aksi yöne çevirecek bir araç olarak görmesi pek muhtemeldir. Diğer bir deyişle Stalin, bu uyanık davranışıyla Rusya için muhtemel bir tehlikeyi uzaklaştırmış oluyor, Batı ile Almanya’yı karşı karşıya bırakıyordu. En azından bu, Sovyetler’e yönelen tehdidin azalmasına ve savaş sonrası Sovyetlerin yükselmesi için Batılıların belki de bilmeden zemin hazırlamasına neden olmuştu.

Pakt, Sovyetler ve Almanya arasında tampon görevi gören Polonya’nın ortadan kaldırılması anlamına geliyordu. Fakat Ruslar, Polonya’yı Alman işgalinde bir engelden ziyade Almanya’ya yardımcı olarak görüyordu. Hitler’le Polonya işgali konusunda işbirliği yaparak ve Polonya’yı bölüşerek sadece 1914 öncesi durumuna dönmüyor, aynı zamanda daha dar olmakla birlikte kendi kuvvetlerinden oluşan bir engele dönüştürüyordu. Bu bağımsız bir Polonya’dan daha emniyetli idi. Pakt aynı zamanda, Ruslara Baltık Devletleri ve Besarabya’nın işgali için koridor açıyordu.

1941’de Hitler Rusya’ya girdikten sonra, Stalin’in 1939’da yaptığı ve akıllılık olarak kabul ettiği bu paktın ne denli sığ görüşlülük olduğu ortaya çıkıyordu. Stalin’in, Batılı Müttefiklerin güçlerini abarttığı ve yeterince hesap edemediği Almanya’nın bitkin çıkacağını düşündüğü böylece ortaya çıkmış oluyordu. Ayrıca kendi kuvvetlerinin başlangıçtaki direnme gücünü hesaplayamadığı da ortaya çıkıyordu. Yine de Avrupa’nın sonraki yıllardaki durumu göz önüne alındığında, 1941’deki politikasının Sovyetlerin pek aleyhine olduğu da söylenemez.

Öte yandan bunlar Batı’nın inanılmaz zararlara girmesine neden oldu. Bu konudaki başlıca sorumluluk, çok açık ve somut olarak görünen gidişata göre gerekli politikaları saptayamayan ve etkin önlemleri alamayanlarındır. İngiltere’yi, Almanya’yı silahlanması için rahat bıraktığından ve adeta Avusturya ve Çekoslovakya’yı yutmasına göz yumduğu için eleştiren Churchill, Sovyetlerle de saldırmazlık paktı imzalanmasına destek verilmemesini şiddetle eleştiriyor ve şunları söylüyordu:

“… eldeki bütün fırsatlar kaçırılır ve boşa harcanırken, İngiltere, Fransa da ilk iş olarak, Polonya’nın bütünlüğünü garanti altına alıyordu. O Polonya ki 6 ay önce Çekoslovakya’nın aç kurtlar gibi talan edilmesine iştirak etmişti. 1938’de Almanya, Çekoslovakya sınırına ancak 6 eğitimli tümenini yığabilirken, bu ülke için savaşmanın bir anlamı vardı. Bu sırada Fransa’nın Ren ve Ruhr sınırında 60 ila 70 tümeni hazırdı. Bu davranış o zaman pek gözüpek olarak nitelendirildi ve diplomatik olarak pek nazik bulunmadı. Ama şimdi, Batı’nın iki demokratik gücü Polonya’nın bütünlüğü için kendilerini tehlikeye atıyorlardı. Bize Öğretilen, insanlığın acıları, cinayetleri ve ahmaklıklarıyla dolu olan tarih incelendiğinde, beş ila altı yıldır ılımlı olarak sürdürülen politikanın bir gecede bir savaşı kabul edecek boyutta değişikliğe uğramasından dolayı meydana gelen korkunç sonuçlar örnekleriyle görülebilmektedir. Bu örnekler, savaşta hayatını kaybeden, sakat kalan milyonlarca insanlardı.” Churchill de Chamberlain’in baskısıyla başlangıçta Polonya’nın garanti altına alınmasını desteklemişti. Pek açıkça görülüyor ki birçok ingiliz lideri gibi o da bir zamanlar İngiliz devlet adamlığının özelliği olan soğukkanlılıkla değil, duygularıyla hareket etmişti.